Peki Müslümanlığın bu anlamda diğer dinlerden bir yaklaşım farkı var mı?
Çevreci bir bakış açısıyla Kur’an’ı okuduğumuzda, Kur’an’ın kutsal kitaplar içinde çevreye en çok önem veren kitap olduğunu görüyoruz. Bu sadece benim Müslüman bir bilim adamı olarak ulaştığım kanaat değildir. Dünyaca ünlü çevreci bilim adamları da aynı kanaati paylaşıyor.
Bunlardan birisi şu anda Kanada’da öğretim üyesi olan Prof. Richard Foltz. “İslam’da hayvan hakları” diye bir kitabı var. İslam ve Ekoloji kitabının da editörlerinden biri. Onun da ulaştığı sonuç şu: Çevreye ve hayvanlara en çok duyarlılık gösteren ve yer veren kitap Kur’an’dır. Çevreci görüşleriyle bilenen ve özelikle sokak köpeklerine babalık yapan rahmetli Prof. Dr. İsmet Sungurbey’in Hayvan Hakları kitabı da bunun güzel bir örneği.
Bir diğer ilginç örnek ise İngiltere Kraliyet Veliahdı Prens Charles’tır. Bildiğiniz gibi Prens çok entelektüel bir zat. Anlaşılan İslam kültürü konusunda da malumatı var. Aslında imparatorluk geleneği olan devlet adamlarında benze bilgi birikimini görüyorsunuz.
Prens Charles 13 Kasım 1996’da İngiltere’deki uluslararası çalışmalarda saygın bir kuruluş olan Wilton Park’ın 50’inci kuruluş yıldönümünde vesilesiyle “İslam ve Batı Arasında Köprüler İnşa Etmek” konulu bir konferans vermişti. Burada “İslam medeniyetinin diğer bir çok din gibi (Yahudilik, Hinduizm ve Budizm) bizi kuşatan dünyanın kutsallığı konusunda daha bütüncül ve uyumlu bir bakış açısını muhafaza etmesiyle batı için önemli bir mesaj teşkil ettiğini” açıkça ifade etti.
Prens “İslami örfün, doğal düzenin zaman üstü geleneğine olan derin saygısını dikkatle izlemek yoluyla biz batıdakilere kendi anlayışımızın köklerini yeniden keşfetmek konusunda yardımcı olabileceğini düşünüyorum. İnanıyorum ki bu süreç inançlarımızı biraraya getirme konusunda yardımcı olacaktır. Bu aynı zamanda biz batıdakilerin mimari ve şehir planlamasında olduğu kadar sağlık, doğal çevre ve tarım konusunda da yeniden düşünmesine dahası, insanoğluna ve çevresine hizmet etmesine yardımcı olacaktır”.
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama gerek yok. Asıl üzüntü veren Müslüman toplumların hala bunun farkında olmamasıdır. Halkı Müslüman olan herhangi bir ülkeyi ziyaret ettiğinizde çevre konusundaki duyarsızlığı hemen görebilirsiniz. Tabii, bunun çok karmaşık sebepleri var. Bence en önemlisi Müslüman toplumlar birkaç yüzyıl sömürge altında yaşadılar. Adeta toplumsal hafızalarını kaybettiler. Bugün katıldığımız birçok uluslararası toplantıda Afrikalı ülkeler başta olmak üzere sömürge altında kalan ülkeler bu gerçeği olduğu gibi ifade ediyorlar. Batı sömürgeciliğinin olumsuz etkileri hala devam ediyor.
Sömürge altında yaşayan Müslümanlar kendi kutsal metinlerini ve geleneklerini ise daha çok “kurtuluş teolojisi” bağlamında anladılar. Onlar için öncelik ülkelerinin özgürlüğü idi. Ancak ülkelerinin bağımsızlığına kavuşmasından sonra da bu “kurtuluş teolojisi” anlayışının hala devam etmesi anlaşılır gibi değil. Katıldığım birçok uluslararası toplantıda Müslüman ülkelerin çevre bakanlarına ve eğitim bakanlarına çevreyle ilgili sorular sorduğumda tebessümle karşılandım. “Daha öncelikle sorunlarımız var. Çevre bizim için hala lüks” diyorlar. Hatta bazıları çevrenin batının bir oyunu olduğuna inanıyor. Dahası Müslümanların kalkınmak ve güçlü olmak için çevre dahil tüm doğal kaynakları sömürmesi gerektiğini bile söylediler.
Ancak ben böyle düşünmüyorum. Elbette, Müslümanlar da kalkınacak ve toplumlarının refah ve barış içinde yaşamalarını sağlayacaklar. Ama bu, Batınınkinde farklı olmalı. Materyalist Batının hatalarını tekrarlamak zorunda değiliz. Tarihe baktığımızda Müslümanların doğa ile barışık daha dengeli medeniyetler oluşturduğunu görüyoruz. Buna Osmanlı örneğinde döneceğiz. Şimdi yeryüzündeki tüm Müslümanlar için kutsal temel metin olan Kur’an’a çevreci bir gözle bakalım.
Ama öncelikle Mehmed Akif’in tevekkülü tembellik ve miskinlik olarak anlayan Müslümanlara verdiği çok etkili cevabı bu bağlamda hatırlatmak isterim:
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müdhiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın!
O vicdan nerdedir, lâkin? O îman kimde var? Heyhât!
Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyyât!
M. Akif haklıdır. Osmanlıyı çöküşe götüren öncelikle çarpık din anlayışı ve bunu takip eden yozlaşmadır. Bugün de Müslüman toplumların tabiat, çevre, nesli tükenen hayvanlar, küresel ısınma gibi konulardaki “hissiyatı”; duyuş ve kavrayışı çok müphem ve karanlık görünüyor. Bu sebeple olsa gerek, yabancı araştırmacıların bile itiraf ettikleri Kur’an’daki canlı ve anlam dolu “tabiat” anlayışını yeterince önemsemiyorlar. M. Akif bugün olsa çevre konusunda duyarsız Müslümanlara da şunu derdi diye düşünüyorum:
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müdhiş bir [çevre şuuru] çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın!
Tekrar konumuza dönersek, her dinin müntesiplerine bir dünya görüşü sunduğunu yukarıda ifade etmiş ve örnekler vermiştik. İslam dini de müntesiplerine çok farklı bir âlem anlayışı sunar. Bunun en müşahhas örnekleri Mekke’de inen ilk Kur’an ayetleridir. İslam öncesi Araplar için tabiat, “anlamsız, ruhsuz ve anlamsız” bir varlık iken, daha Kur’an’ın ilk ayetlerinden itibaren, yaratıcısının kudretini, ilmini, iradesini, celâl ve cemâlini yansıtan muhteşem bir kâinat tablosu sunulur: Bu kâinatta her şey anlam yüklüdür; kendisinden ötesine işaret eden bir ayettir; O’nun hakkında bir belgedir.” Bu nedenle Kur’an’ın ayetleri ile ufuklarda ve insanın nefsinde ortaya çıkan ayetler arasında tam bir örtüşme vardır.
Bakara suresi 164. ayette, inanmak için Hz. Peygamberden mucize isteyenlere “göklerdeki ve yerin derinliklerindeki” mucizelere bakmaları istenir. Buna göre, yıldızlarda, güneşte, ayda; denizlerde yüzdürülen gemilerde, kuşlarda, hayvanlarda her şeyde “O’nu gösteren” ayetler, işaretler var. Bunlara bakılması ve farklı bir şekilde okunması istenir. Mucizelerle dolu bir âlemde yaşıyoruz. DNA’nın yapı taşlarının anlaşıldığı, içinde yaşadığımız âlemle ilgili bilgilerimizin insanlık tarihinde görülmemiş bir şekilde arttığı bir zamanda yaşıyoruz. Tüm bu birikime “âlemin Yaratıcısı ve Sahibi, ondaki düzen, ölçü ve güzelliğin devam ettiricisi (sürdürücüsü)” açısından bakıldığında bu mucizeler daha iyi anlaşılacaktır.
Kur’an oluşturduğu ve tarihin en ihtişamlı medeniyetlerinden birisi İslam medeniyetidir. Bu medeniyet önce Şam’a, sonra Bağdat, Endülüs, Kahire Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul’a damgasını vurdu. Buna İsfahan’ı Tebriz’i ve Hindistan’ın bazı şehirlerini de ekleyebilirsiniz.
Bu medeniyetin oluşturduğu insan–tabiat ilişkisi diğer medeniyetlerden farklıdır. Bundan dolayı da, İslam medeniyeti bağlamında baktığımızda şu soruların dikkatle irdelenmesi ve cevaplanması gerekmektedir:
•Tabiatın ve etrafımızdaki çevrenin anlamı nedir?
•İnsanın tabiattaki yeri nedir?
•İnsan-tabiat ilişkileri nedir?
İslam’ın bu sorulara verdiği cevaplar, onu diğer medeniyetlerden ayırmakta ve özgün niteliğini vermektedir. Ya da İslam medeniyetinin bu sorulara verdiği cevaplara bakıldığında diğer medeniyetlerle ayrıştığı, örtüştüğü veya onlardan etkilendiği noktalar daha iyi anlaşılacaktır. İslam’ın ilk şairlerinden Lebid Kur’an’ın âlem anlayışını iki beyitte özetliyor:
“Kâinatın satırlarını derinden düşün;
Çünkü onlar sana Mele-i A’lâdan [Allah’tan] gelen mektuplardır!”
Kâinatın ve etrafımızdaki her şeyin Allah’tan bize yazılmış mektuplar olarak görmenin çevre açısından ifade ettiği değeri okuyucuların dikkatlerine ve takdirlerine bırakıyorum. Zira bizler bir sevdiğimize ait mektubu veya başka bir nesneyi öncelikle itina ile saklamaya ve korumaya çalışırız. Maddi değerinden çok, manevi değer ve anlamını düşünürüz. Bir ömür boyu bu tür mektupları itina ile saklar ve koruruz. İşte tam da bu bağlamda, etrafımızdaki varlıklara bakalım. Onların bize sağladığı fayda ve çıkarların ötesindeki anlamını anlamaya çalışalım. Onlardaki ilahi boyutu görmeye çalışalım. Norveçli çevreci düşünür Arne Naes’ın dediği gibi “derin çevreyi” anlamaya çalışalım. İşte o zaman çevre bilinci uyanmaya ve güçlenmeye başlar.
Kur’an’ın âlem anlayışının ilk ve en muhteşem örneği olan Hz. Peygamber’in hayatına bu açıdan bakmamız lazım. Peygamberimizin öğretilerinin bu boyutunu iyi vurgulamak ve dinamik tutmak çevre bilincinin toplumumuzda gelişimi açısında çok önemli olduğuna inanıyorum. Zira Hz. Peygamberin bu konudaki öğretileri konusunda yeterli çalışma olduğunu söyleyemem. Hâlbuki o, bir rahmet ve şefkat peygamberidir. Bir kuşun yuvasını bozan askerini uyararak “derhal o yavruyu götürüp yuvasına koymasını” söylüyor. Onu yerine koymadıkça ibadetlerinin kabul olmayacağını vurguluyor.
Aslında daha Kur’an’ın ilk inen ayetlerinde insanın “Yaratan ve Kerem sahibi olan Rabbin adı ile okuması” istenir. Bu sadece yazılı bir metni, kitabı veya ezberden bir şeyi okumanın çok ötesinde bir “oku”maya çağrıydı. İslam öncesi Arap toplumunun âlem tasavvuruna göre “cansız, ruhsuz ve anlamsız olan âlem, bu yeni “okuyuşla” yeni bir anlamlar kümesine kavuşur. Mekke döneminde gelen ayetler, Kur’an’ın âlem anlayışında yaptığı bu köklü değişimi gösteren örneklerle doludur.
Ancak inen ilk ayette geçen “Rab” ve “Kerem” kavramları çevreci bir bakış açısıyla ele alınınca anahtar kelimeler olduğu görülüyor. Buna göre içinde yaşadığımız âlemin bir sahibi ve efendisi var. Ve bu efendi kerem sahibidir. Yani etrafımızdaki bütün varlıkların, tabiatta var olan ve bizim kullandığımız her şey, Kur’an diliyle ifade edecek olursak, birer nimettir. Bu âlemin sahibinin bizlere ikram ettiği ve sunduğu nimetlerdir.
Bu açıdan bakılınca Kur’an diliyle yağmur, rahmettir. Su hayatın kaynağı olup, en büyük nimettir. Bağlar, bahçeler etrafımızdaki hayvanlar hepsi Allah’ın rahmetinin somut örnekleridir. Bulut görevlidir. Bu nedenle Allah, ısrarla bulutların sevkinden, dağların dik duruşundan, yıldızların hareketlerinden, gemilerin bir kuğu gibi denizlerde akıp gitmesinde, hayvanların yaratılışından anlam çıkarmamızı ister. Anlamak için de Kur’an’ın bize öğrettiği şekliyle bunları okumamız gerekir. Dindar bir insanın günlük hayatında Fatiha’yı okurken en az kırk kez “Âlemlerin Rabbini” hatırladığını ve ona teşekkür ettiğini unutmayalım.
Yine başka bir ayette “Yüzünüzü nereye dönerseniz dönün Allah oradadır” buyruluyor. Buna göre “Allah her şeyi ihata etmiştir”. Böyle bakıldığında bütün çevremizin Allah tarafından kuşatıldığı yani manevî bir çevrede yaşadığımız görülür. Bunun psikolojik olarak çok büyük anlamı vardır. Birincisi; bu âlemde yalnız değiliz. Etrafımızdaki bu varlıklar ve âlem cansız değil, hiçbir şey tesadüfen olmuş değil. Darwinci evrim teorisinin eski cazibesini yitirdiği görülüyor.
Dünyanın şu andaki en yaşlı ve en tutarlı ateist filozofu Prof. Antony Flew geçen yıl bütün bilim dünyasına DNA’lar üzerinde yaptığı araştırmalardan sonra evrimin evreni açıklamada yetersiz kaldığını bundan dolayı da ancak bir Tanrı’nın âlemi yaratabileceğine inandığını ifade etti. Âlemin muhteşem ve girift yapısını daha yakından anladıktan sonra ulaşılan bu sonuç önemlidir. Bu, çevre açısından da çok önemli bir tespittir.
Çevremizdeki her şey belli bir düzen, ölçü, güzellik ve anlam için yaratılmış. Rahman suresinin ilk ayetlerinde muhteşem bir âlem tablosu sunulur. Aslında Rahman suresi tek başına Kur’an’ın sunduğu âlem anlayışını muhteşem bir şekilde bize özetler. Buna göre “Kur’ân’ı öğreten, insanı yaratan ve ona beyanı [kendini ifade etmeyi] öğreten” Rahman olan Allah’tır. “Güneş de ay da bir hesap ile” hareket etmekte, bitkiler ve ağaçlar [Ona] secde etmektedirler. Göğü yükselten ve mizanı[ölçüyü] koyan da O’dur. Âlemin esası bir ölçüye dayandığından insan “Sakın tartıda taşkınlık etmeyin. Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın” diye uyarılır.
Devamında da dünyanın ve içindekilerin sadece insan için yaratılmadığı, bütün canlılar için yaratıldığı ifade edilir. Başta “meyveler, salkımlı hurma ağaçları olmak üzere, “yapraklı tanelerin ve hoş kokulu bitkilerin” hepsinin Allah’ın nimeti olduğu vurgulanarak, “Rabbin nimetlerinin inkar edilmemesi” konusunda insanoğlu tekrar tekrar uyarılır. Bütün bu nimetler ve uyarılar çevreci bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Mehmet Akif’in sözleriyle
“Kur’an’ın kalbinde nasıl bir çevre anlayışının” yattığı daha açık görülür.
İsra suresinde “Âlemdeki her şey O’nu tesbih eder” buyruluyor. Klasik dönemin en büyük Kur’an yorumcularından kabul edilen Zemahşeri’den, çağdaş yorumcu Elmalı Hamdi Yazır’a kadar birçok tefsire baktım. Elmalı Hamdi Yazır’ın büyük ölçüde bu tefsirlerdeki görüşleri benimsediği görülüyor. Elmalı’ya göre bu ayeti iki şekilde anlamak mümkün. Birincisi; her şey hâl lisanıyla, yani beden diliyle Allah’ı tesbih eder. İkincisi ise; her şey kendi diliyle Allah’ı tesbih eder fakat biz onu anlayamıyoruz. Hamdi Yazır ikinci görüşü tercih ediyor. “Kuşlar, böcekler rüzgâr her şey Allah’ı tesbih ediyor, ama biz şimdilik onu anlayamıyoruz” diyor.
Yine Kur’an’da bu konuda başka ipuçları var. Davut (a.s.)’un duasına kuşlar, dağlar iştirak ediyor, onun gibi tesbih ediyor. Kur’an bize, Süleyman (a.s)’ın, karıncaların kendi arasında konuşmasını işittiğini söylüyor. Her şeyin kendine ait bir dili, bir konuşması var. Hamdi Yazır’ın tabiriyle onların kendi aralarındaki iletişimlerinin bir mantığı var. Biz sadece şimdilik bunu anlamıyoruz. İnsanlık belki bir gün gayret sarf ettiği takdirde bu dili anlayacaktır.